Sıcak Sıcak,  Söyleşiler

MAVİSEL YENER İLE SÖYLEŞİ / EGE TELGRAF GAZETESİ / GÜLŞAH ELİKBANK (24 OCAK 2015)

YARATICILIĞIN SIRRI ÖZGÜR KALABİLMEKTE

Bazı velilerin, öğretmenlerin hatta benim bizzat tanıştığım kütüphane görevlilerinin ‘çocuk kitabında gerçek hikâyeler olmalı,’ takıntısını neye bağlıyorsunuz?

Her zaman çocukların hayal gücüne ‘inmek’ falan derler, bana göre ‘inmek’ değil ‘çıkmak’tır, o. Çocukların hayal gücüne çıkabilen, onlara güvenen bir yetişkin, söylediğiniz gibi bir görüş savunmaz. Bu gerçekçi kahraman, bu düşsel kahraman, diye ayırmaz.  Çocuk o düşün gerçekten bir düş olduğunu bilir. Zaten masallar ile büyütüyoruz onları, önce masal türü ile karşılaşıyor ve masal türü de fantastiktik edebiyatın bir kolu, hatta ana damarı bile diyebiliriz. Çocuklara gerçek olmayan kahramanları anlatmayın demek, çocuklara masal anlatmayın demek ile eş değer bana göre. Bunu yapanlar biraz daha okusalar, araştırsalar, çocukları biraz daha iyi tanısalar iyi olur, diyorum.

Çocuklara güvenmemek ile mi alakalı bu durum?

Ben karşısındakine güvenmemek diye bir şeyi yaşamımda kabul eden birisi değilim. Kendine güvenmez o kişi. Eğer kendinizde bir şey varsa, yansımanızı karşınızdakinde görürsünüz. Başkaları aynanız olur. Çocuğuna güvenmeyen, kendine güvenmiyor demektir.

Çocuk edebiyatında eser vermek için pedagoglar, uzmanlar ile çalışan yazarlar da var biliyorsunuz. Edebiyat bunlar ile bağdaşır mı? Çocuk edebiyatında ürün vermek için buna gerek var mı?

Çocuk için yazıyorsak çocuğu çok iyi tanımamız gerekir. Çocuk yazarı, çocuğun hangi yaşta neyi algılayabileceğini, ilgi alanlarını, sözcük dağarcığını, yazılanların hangi duygusal çağrışımları yapacağını çok iyi bilmeli.  Ben okuruma okuma ve edebiyat keyfini verebilmek için bir pedagoga danışıp kitabım pedagojik formasyona uygun mu diye sormadım hiç. Çünkü bir yazar olarak bu donanıma zaten sahip olmam gerekiyor.  Diş Hekimliği eğitimi alırken zaten pedodonti derslerimizde çocuk psikolojisi konusunda epey eğitim aldım, çocuk hastalarla uzun süre çalıştım.

Siz İzmir’de yaşıyorsunuz. Diş hekimliği mesleğinizi artık yapmıyorsunuz sanırım?

Uzun yıllar beraber yürüttüm iki işimi. Diş hekimliği yaptım ve yazdım. İkisi birbirini besledi. Dişlerden ve düşlerden sorumlu olmak çok eğlenceli!

Türkiye şartlarında bir yazarın sadece yazarlık yaparak geçinmesi sizce mümkün mü? Yayınevleri tarafından uygun ortam sağlanıyor mu yazarlara ya da sizinki gibi yıllar mı geçmesi gerekiyor?

Bunun için zaman ve sabır gerekiyor. Toplumun sanata, emeğe, yazara, kitaba bakışıyla da doğru orantılı elbette. Yeni yazmaya başlayan birinin, ne kadar iyi bir kalemi olursa olsun, sadece yazarak geçinmesi gerçekten çok zor. Bu bir ütopya olur. Keşke olabilse ama bu çok zor, tabii yıllar geçtikten ve kitap sayınız çoğaldıktan sonra, biraz daha okurunuz ile iletişiminiz yoğunlaştıktan sonra bu olabilir. Uzun bir yolculuk gerektiriyor.

Gençler yazarlığı çok kazandıran bir meslek olarak görüp biraz da ondan ilgileniyorlar gibi ama işin aslı pek öyle değil galiba?

Çok yerinde bir soru bu sevgili Gülşah. Yazar, özerklik duygusunu, kazanma hırsına, ünlü olma hevesine, övgü düzenine teslim etmemeli. Buna teslim olursa, kendisi bile fark etmeden, yaratıcılığı körelir. Yola çıkışınız eğer para kazanmak için, ünlü olmak için yazmaksa, orada bir yanlışlık var, edebiyatınız tehlikede! Edebiyatı arka plana alarak yola çıkıyorsunuz, hırsınıza yeniliyorsunuz. Oysa yüzyıllardır sanatın yolu bu değil. Kişi kendini her şeyden özgürleştirebildiği anda yaratıcı olabiliyor çünkü.

İzmir’de yaşıyor olmak meslek açısından bir artı ve ya eksi getiriyor mu yoksa her koşulda idare edebiliyor musunuz?

Kitaplarımın çıktığı ilk yıllarda ardı ardına ödüller almaya başladığımda “İzmir’den biri çıktı, ödüller alıyor…” diye yazılar çıkmıştı. Sonraki yıllarda aldığım ödüllerde artık şehir vurgusu yapılmaz oldu, çünkü sınırları kaldırdığımı fark ettiler. Türkiye’ye baktığınız zaman edebiyatımızın çınarlarının çoğu Anadolu’nun bağrından kopmuş isimlerdir. Bir yazarın edebiyat dünyasında yol alması için ille İstanbul’da yaşaması gerek diye bir şey yok. Hele ki iletişim çağı o kadar hızlandı, haberleşmemiz kolay, İstanbul’da yaşamışım, Paris’te yaşamışım, İzmir’de yaşamışım hiç fark etmez. Her hafta yazılarım ulusal bir gazetede yayımlanıyorsa, oyunlarım devlet tiyatrolarında oynanıyorsa, kitaplarım yurt içinde ve dışında okunuyorsa, İzmir’de yaşamak bir eksidir diyemem. Bana göre artıları bile var. Çünkü İzmir çok daha yavaş ve insana esin veren bir kent. Yazmak için daha çok zaman kalıyor bana.

Aytül Akal ile ortak yazdığınız kitaplar da var. Ortak akıl, ortak düş ülkemizde nasıl karşılandı?

Aytül Akal’la birlikte yazdığımız kitap sayısı on altı olmuş. Kayıp Kitaplıktaki İskelet (Tudem Yayınları) adlı romanımız uluslararası ödül aldı, dünyanın pek çok diline çevrilecek. Okullarda yaptığımız söyleşilerde çocuklar hep bize şunu soruyorlar: “Siz hiç birbirinizi kıskanmıyor musunuz?” Tabii ki öyle bir şey yok. Tam tersi ikimiz de birbirimizi çoğaltıyoruz. Aslında iki yazarın el ele vererek bir şey üretmesi kolay görünmüyor, değil mi? Birlikte çalışmak çok eğlenceli aslında. Kimseye örnek olalım diye böyle bir projeye başlamadık. Bir süre sonra gördük ki, çocuklar çok etkilendiler. Sonra onlar da ortak bir şeyler yapmaya başladılar. Bunu deneyen yazar arkadaşlarımız bile oldu. Ama biraz doğal gelişmesi gerekiyor bunun. Eğer evrensel planda varsa, kendiliğinden zaten gelişiyor. Hani birlikte çalışırken tartışmıyor musunuz, diyorlar çünkü yazarın egosu yüksektir her zaman için. Egonuzu nasıl törpülüyorsunuz soruları bize geliyor. Bu noktada Aytül Akal bana göre örnek alınması gereken çok özel bir yazar ve yazarlığın ötesinde çok özel bir kişilik, egolarımızı sıfırlamış olarak çalışıyoruz. Hiç kavga etmedik ya da hiç tartışmadık çünkü birbirimizin edebiyatına ve düşüncelerine saygı duyuyoruz. Galiba başarımızın sırrı bu saygıda olsa gerek.

Türk edebiyatının geldiği noktayı yurtdışından nasıl görüyorsunuz? Sizler yurtdışında iyi temsil edilebiliyor musunuz?

Aslında yazdıklarımız dünya çocuk edebiyatının hiç altında kalmıyor ama temsil sorunları var elbette. Çünkü yurtdışında bir kitabın basılması için, yazar ile iletişim kurmazlar, ajans ile iletişim kurarlar. Türkiye’deki ajanslar çocuk ve gençlik edebiyatı ürünleri ile çok fazla ilgilenmiyorlar. Yayınevleri, Türkiye’de basımı, tanıtımı, dağıtımı ile uğraşırken, bir de yurtdışına pazarlamaya zaman ayıramıyor. Benim yurtdışında basılan kitaplarım Teda Projesi ile çevrildi. Arapçaya, Macarcaya ve İngilizceye çevrildi. 87 kitabımdan üçü yabancı dillere çevrildi; ancak Kayıp Kitaplıktaki İskelet “dünya dillerine çevrilmesi önerilen on kitap” arasına girdiği için, sanıyorum bu sayı yakın zamanda artacak. Umarım Türkiye’deki ajanslar da bunun farkında varıp çocuk edebiyatına daha çok ilgi gösterirler.

Henüz gitmediğiniz bir şehir kaldı mı Türkiye’de?

Birkaç yer var gidemediğim, fakat birçok kente, kasabaya gittim. Çünkü ülkesinin her yanına ulaşabilmenin, bir yazarın görevi olduğunu düşünüyorum ve görevimi yerine getirmeye çalışıyorum. Farklı köylerde, kentlerde, kasabalarda çocuklar ile buluştuğumda, bu beni çok mutlu ediyor, yaşadığım toprakları ve insanını tanıyorum. Elbette ki yurtdışında da zaman zaman konuşmalarımız oluyor. Yurtdışındaki fuarlara gidiyorum. Türkiye’de bir çocuk bir öykünün neresine gülüyorsa yurtdışında da aynı yere gülüyor. Çocuk her yerde çocuk. Yazdıklarımın evrenselliğini de aslında biraz buradan tartabiliyorum.

Çok seyahat ettiğinizden bahsettik. Bu aile yaşamınıza nasıl yansıyor?

Ben bu konuda gerçekten çok şanslıyım. Gerek kızlarım, gerek eşim beni her zaman destekliyorlar. Aslında seyahatlerim edebiyatımı da besliyor, bunun farkındalar. Eve geldikten sonra anlatacak o kadar çok şeyim oluyor ki, ailem de mutlu oluyor. Birlikte geçirilecek uzun zamandan çok, birlikte geçirilecek kaliteli zaman önemli bizce.

Şu an üzerinde çalıştığınız bir kitap var mı?

Bilgi Yayınları’ndan çıkan Çılgınlar Sınıfı serisini 4 kitap.  Okurlarım  bu seriyi çok sevdiler şimdi beşincisini yazıyorum. Pek yakında bitireceğim.

Yazmayı düşündüğünüz, kafanızda dönüp duran bir hikâye var mı? Hani bunu çok daha sonra yazmalıyım dediğiniz?

Kafamda olan öyküleri bekletmem, yazarım. Kafamın içinde dönüp duranları hemen yazarım. Yazıyorum ve benden çıkıyor. Çünkü yaşam akıp gidiyor ve her geçen gün yeni şeyler dönmeye başlıyor belleğinizde. “Yazmadım” diyerek kendimi öyle üzeceğime, oturup yazarım. Zaten zamanı gelince, evren onu size gönderiyor. Aslında ilk geldiği an size o esin gönderilmiştir, artık siz onu yazmalısınız ama siz “bunun zamanı var, beklet” diyorsanız, o plana karşı gelmiş oluyorsunuz. Ona da karşı geldiğiniz zaman, size küsebiliyor. Bekletecek misin, hadi bakalım o zaman iyi bekletmeler diyor!

O zaman evrenin planlarına uygun hareket etmeliyiz mi diyelim?

Kesinlikle öyle. Benim için bu çok önemli. Ben mucizelere de inanan birisiyim. Evrenin planının doğrultusunda gittiğimiz zaman ve o iç sesini dinlediğimiz zaman, her şey daha güzel olur. Genç yazarlara söylemek gerek aslında, oturun ve yazın, sakın ertelemeyin. Ertelediğiniz zaman hayat da sizi erteliyor!

Paylaş:

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.